HERKES MANİPÜLATİF, HERKES NARSİST

Son zamanlarda insanların kişisel gelişime, psikolojiye ve felsefeye olan ilgisini dikkatle izliyorum. Açıkçası bu ilgiyi kıymetli de buluyorum. İnsan kendini anlamaya çalıştığında, ilişkilerini sorguladığında, hayatın içinde neden kırıldığını, neden öfkelendiğini ya da neden yalnız hissettiğini düşünmeye başladığında aslında önemli bir eşikten geçiyor. Fakat galiba çağımızın en büyük problemlerinden biri, bilgiyi derinlemesine öğrenmek yerine onu hızlıca tüketmeye çalışmamız. Bir kavramı gerçekten anlamadan, sadece kulağa güçlü geldiği için hayatın her yerine yapıştırıyoruz artık.

Son zamanlarda kiminle tanışsam ister arkadaşlık ister özel ilişki olsun, herkes bir başkasını manipülasyonla suçluyor. En küçük fikir ayrılığında, biri kendi isteğini açıkça söylediğinde ya da bir talebi reddettiğinde hemen aynı kelime ortaya atılıyor: “Manipüle ediyorsun.”

Oysa insanın kendi fikrini söylemesi manipülasyon değildir. Bir planı değiştirmek istemesi, hoşuna gitmeyen bir şeye “hayır” demesi ya da kendi sınırını çizmesi de manipülasyon değildir. Manipülasyon, karşısındaki insanı kendi isteğine çekebilmek için sistemli biçimde baskı kurmak, suçluluk yaratmak, gerçeği eğip bükmek ve karşı tarafın iradesini zayıflatmaya çalışmaktır. Bugün ise birçok insan, sadece istediği cevabı alamadığı için karşısındakini manipülatif ilan ediyor.

Belki de en trajik tarafı şu: Artık insanlara bir şey anlatmak da zorlaştı. Çünkü herkes her şeyi biliyor. Herkes farkındalığı yüksek biri olduğuna inanıyor. Herkes kendini “çok gelişmiş”, “çok bilinçli”, “çok haklı” görüyor. Ve nedense herkes mağdur. Herkes kandırılmış, herkes yaralanmış, herkes yanlış insanlara denk gelmiş. Fakat kimse dönüp kendine aynı dürüstlükle bakmıyor.

Bir başka moda kavram daha var mesela: narsizm. Günümüzde neredeyse herkes birbirine narsist diyor. Bir ilişkide bencilce davranan biri mi oldu? Narsist. Sizi anlamadı mı? Narsist. Kendi önceliklerini mi seçti? Yine narsist. Oysa narsistik kişilik bozukluğu dediğimiz şey, sosyal medyada birkaç video izleyerek ya da birkaç alıntı okuyarak teşhis konulabilecek kadar yüzeysel bir mesele değil. İnsanların ciddi psikolojik tanımlarını günlük tartışmaların içine rastgele yerleştirmeye başladık.

Sanıyorum bilgi çağının ironisi tam da burada başlıyor. Hayatımız boyunca hiç olmadığımız kadar çok bilgiye ulaşıyoruz ama aynı anda hiç olmadığımız kadar az düşünüyoruz. Kavramların içini boşaltıyor, anlamlarını tüketiyor ve onları yalnızca kendi haklılığımızı kanıtlamak için kullanıyoruz.

Oysa gerçek farkındalık, insanın önce kendine dürüst davranmasıyla başlıyor. Bir şeyin gerçek tanımını yapabilmekle. Kendi davranışlarımızı da aynı cesaretle sorgulayabilmekle. Çünkü artık öyle bir çağdayız ki herkes birbirinin karakter analizini yapıyor ama kimse aynaya uzun uzun bakmıyor. Herkes teşhis koyuyor, herkes çözümleme yapıyor, herkes karşısındakinin travmalarını çözüyor; fakat kimse kendi egosunun sesini kısmayı başaramıyor.

Çağımızın en büyük ironisi şu: İnsanlar “kendini bulma yolculuğuna” çıkıyor ama yol boyunca yalnızca suçlayacak yeni kelimeler öğreniyor. Manipülasyon, narsizm, toksiklik, ghosting… Herkesin dilinde büyük kavramlar var ama küçük bir empati yok. Belki de gerçekten sorun, insanların kötüleşmesi değil. Sorun, artık herkesin kendini kusursuz sanacak kadar çok şey okuması.

Bilgi insana derinlik katmadığında sadece kibir veriyor. Ve insan en tehlikeli cehalet biçimine, her şeyi bildiğini sandığı anda yakalanıyor.