EVLİLİK ÜZERİNE NOTLAR
Evlilik, çoğu insanın hayatında yalnızca bir dönemeç, bir merhale, toplumsal takvimde işaretlenen bir kutucuk olarak görünür. Doğulur, büyünür, okunur (belki okunmaz), âşık olunur (belki olunmaz), evlenilir… Hepimizin zihnine küçük yaşlardan itibaren yerleştirilen bu çizelge, hayatın doğal ve tartışmasız akışıymış gibi sunulur. Oysa evlilik dediğimiz şey, yalnızca iki insanın birlikte yaşama kararı değildir; aynı zamanda insanlık tarihinin, kültürün, inancın, ekonominin ve varoluşun kesişim noktasıdır.
Çoğu zaman tartışılmadan ve sorgulanmadan yaşanan bir kurumdur evlilik ama belki de tam da bu yüzden, en çok sorgulanması gerekenlerden biridir. Bugün evliliği romantik bir doruk anı gibi düşünmeye alışkınız; filmlerde, romanlarda, şarkılarda evlilik “aşkın nihai tamamlanışı” olarak anlatılır. Halbuki tarih bize bunun tam tersini söyler:
Evlilik, başlangıçta aşkın değil; mülkiyetin, soyun, güvenliğin ve toplumsal düzenin kurumu olarak ortaya çıkmış. Tarım devrimiyle birlikte yerleşik hayata geçen insan; toprağı, ürünü, hayvanı, evi, ailesi ve soyunu koruma ihtiyacı duymaya başlamış. Mirasın kime kalacağı, çocukların kime ait sayılacağı, ailelerin nasıl birleşeceği gibi sorunlar ortaya çıktığında ilişkiler yalnızca duygusal düzlemde bırakılamazdı. Bu yüzden evlilik, bir noktada sözleşmeye, kurala, ritüele ve yasaya dönüşmüş.Böylece iki insanın birlikteliği artık yalnızca iki insana ait olmayıp toplumun gözü önünde, toplum adına gerçekleşmesi gerekmiş. Düğün törenlerinin, şahitlerin, nikâhların, kayıtların ortaya çıkışı da bunun sonucudur.
Toplum, birlikteliği görünür kılarak onu meşru, izlenebilir ve kontrol edilebilir hâle getirdi. Bu nedenle evlilik, tarihin hiçbir döneminde yalnızca kişisel bir karardan ibaret olmadı. Hep kamusal bir niteliği, şahitlik ihtiyacı ve çoğu zaman da denetleyici bir ruhu vardı. Bugün hâlâ evliliğin üzerine sinmiş olan bu gölgeyi hissederiz.Toplum evlilikleri yalnızca izlemekle kalmaz; onlara hüküm verir, ölçer, değerlendirir, onaylar ya da reddeder.
Evlilik yalnızca bir birliktelik değil; ritüellerin, alışkanlıkların ve kalıpların alanıdır. Düğünler, kına geceleri, gelin alma törenleri, takı seremonileri, nikâh masaları… Her kuşak, önceki kuşaktan devraldığı ritüeli yeniden sahneler. Aynı müzikler, aynı sözler, aynı fotoğraf pozları. Oysa burada kaç kişi gerçekten kendine şu soruyu sorar: Bir davranışı herkes yaptığı için sürdürmek bizi kim yapıyor? Ritüelleri devam ettirmeyi bir “zenginlik” olarak görüyor muyuz yoksa düşünmemek için bir bahane mi?
Çoğu ritüel, anlamını yitirdikten çok sonra da yaşamaya devam eder. Çünkü ritüelin asıl işlevi, bireyi değil toplumu korumaktır. Ritüel bozulduğunda sarsılan şey, yalnızca bir davranış biçimi değil toplumun kendisini güven içinde hissetme hâlidir. Bu yüzden normların dışına çıkan kişi, yalnızca farklı değil, kimi zaman tehdit edici olarak algılanır. Çünkü “çoğunluğa uyma” duygusu, insanın varoluşsal en temel ihtiyaçlarından biri olan aidiyet duygusuna dayanır. Çoğunluğun yaptığı şeyi yapmak bizi gerçekten güçlü mü kılar, yoksa sadece yalnız kalmaktan mı kurtarır? Normların dışında kalmaktan neden korkarız? Belki de normun dışına çıkan, artık yalnızca bir birey değil; sorgulayan bir bilinç haline gelir ve toplum, sorgulayan bireyden her zaman çekinmiştir.
Toplumsal dilde aşk, çoğu zaman “tamamlanma” metaforuyla anlatılır: “Seninle tamamlandım.” “Seni bulunca hayatım anlam kazandı.” “Yarım kalmıştım, sen beni bütünledin.” Bu cümleler kulağa şiirsel gelebilir fakat fark etmeden bize eksiklik anlatıları yükler. Kendi başına var olamayan, kendi bütünlüğüne güvenmeyen bir benlik... Oysa iki insan, birbirini tamamlamak zorunda değildir, iki tamlığın yan yana yürüyüşü de mümkündür. Bir psikiyatristin söylediği şu cümle doğru olabilir mi? ‘‘Aşk, bir görme kusurudur.’’ Eğer aşk; aklı tamamen devre dışı bırakan, kişiye basit gerçekleri bile görmezden getiren bir sarhoşluk ise o zaman böyle bir aşkın kutsallığından bahsetmek ne kadar anlamlı?
Belki asıl soru şudur: Birine aklı başında âşık olmak mümkün müdür? Belki gençlikte yaşanan aşklar daha çok yanılsama, daha çok fantezi, daha çok körlük içerir. Yaş ilerledikçe, hayata ve insana dair gözümüz genişledikçe, aşk da daha ayakları yere basan bir ruha kavuşur. Belki “aklı başında aşk” tam da budur: Körlükle değil, görerek sevmek.
“Evlilik aşkı öldürüyor” klişesini hepimiz duymuşuzdur. Belki de evliliğin öldürdüğü aşk değil aşk zannettiğimiz yanılsamadır. İnsan zihninin bir yanılsaması vardır: Ulaşılmaz olana büyü, sahip olduğuna sıradanlık atfetmek. Mesafe romantiktir, yakınlık sıradan. Oysa sorun, sahip olduğumuzun sıradanlaşması değil bizim sıradan olanla ilişkimizi kaybetmemizdir. Birlikte yaşamak, aynı eve, aynı masaya, aynı akşamlara alışmak, çoğu insanda görme duygusunu köreltir. Aynı çiçeği her gün gördüğü için artık bakmamaya başlar. Ama belki de asıl beceri tam burada başlar: Her gün aynı görünen şeye yeniden bakabilmek. Sıradan olanın içindeki zenginliği fark edebilmek. Gündeliği yeniden mucizeye dönüştürebilmek. Eğer bunu yapabiliyorsak, bu yalnızca ilişkiyi değil hayatın kendisini zenginleştirir.
Birçok ilişkide birlikte kalmanın bedeli, kişinin kendinden vazgeçmesidir. Susulan cümleler, yutulan duygular, ertelenen hayaller… İlişkiyi korumak uğruna küçülür insan. Bir noktadan sonra sevgi, güvene değil; yorgunluğa dönüşür. Oysa sevgi, insanın alanını daraltan değil; genişleten bir şey olmalı. Bütün çatışmalar, eğer yüzleşmeye cesaret edebilirsek büyüme alanına dönüşebilir.Kendi bencilliklerimizi, öfkemizi, korkularımızı fark etmek ve onlarla çalışmak. İşte belki de gerçek ilişki emeği tam burada başlar.
Toplumda yalnızca başlangıçlar kutlanır: nişanlar, düğünler, yıl dönümleri…Ama bitişler çoğu zaman utançla, sessizlikle, saklanarak yaşanır. Oysa bir ilişkinin bitişi, her zaman bir mağlubiyet değildir. Bazen iki insan birlikte kalamayacağını fark eder ve bu fark ediş, cesaret gerektirir. Benim için boşanmayı saygıyla, olgunlukla tamamlamak; düşmanlık üretmeden vedalaşmak önemliydi. Bir başkasının bunu “tuhaf” bulması, aslında toplumun bitişlere yüklediği korkuyla ilgilidir. Bizde ayrılık neredeyse yasak bir kelimedir. Konuşulmaz, paylaşılmaz, görünür kılınmaz. Oysa her bitiş, başka bir başlangıcın kapısını aralar. Başlangıcı kutsayan kültürün, bitişi onurlandırmayı öğrenmesi gerekiyor.
Sosyal medyamda boşandığım kişinin doğum gününü çok içten bir şekilde kutladığım bir gün olmuştu. Dışarıdan bakıldığında farklı yorumlarla karşılaşmıştım. Garip bulanlar olmuştu. Zira toplumun ilişki biçimlerine yüklediği anlamları altüst eden bir eylemdir bu. Çünkü orada yalnızca bir kutlama değil, duygusal olgunluğun iddiası vardır: “Biz bir dönemin içinden geçtik ve bu hikâyeyi düşmanlıkla değil, saygıyla kapattık.” Fakat işte tam da bu noktada, toplumun refleksi devreye girer. Çünkü bizden beklenen şey “senaryoya uymaktır.” Ayrılık eşittir kopuş, kopuş eşittir mesafe, mesafe eşittir yok sayma… Bu senaryonun dışına çıktığımızda insanlar yalnızca şaşırmaz, rahatsız olurlar. Çünkü bu tutum, onlara kendi bitmemiş hikâyelerini, kendi öfkelerini, kendi kapanmamış hesaplarını hatırlatır.
Bir arkadaşım boşanma sonrası bir düğün tertip ederek haberlere konu olmuştu. Bana da bu eylemi çok ilham vermişti. Takı yerine de kitap kabul etmişlerdi. Düğün sonrası verdiği röportajda bu olayın haber değeri taşımasına üzüldüğünü söylemişti. İki insanın hayatına dair bir farkındalık pratiğinin “olağanüstü olay” gibi sunulmasıdır bu olay. “Barışarak ayrılmak” haber oluyorsa asıl sorun ayrılığın kendisi değil çatışmayı normalleştiren zihniyetin ta kendisidir. Toplumun alkışladığı şey çoğu zaman olgunluk değil, alışılmış kalıpları teyit eden dramaturjidir.
Bu bağlamda evlilik, aşk, ritüeller ve normlar üzerine düşünmek yalnızca bireysel bir mesele değil aynı zamanda kültürel bir yüzleşme alanıdır. Çünkü aşkı öldüren şey evlilik değil; alışkanlığın düşünmeyi iptal eden konforudur. Aynı şekilde aşkı canlı tutan şey de olağanüstü deneyimler değil; gündeliğin içindeki kalbi fark edebilme yeteneğidir. Bir çiçeğin saksıda her gün aynı yerde durmasına rağmen büyümeye devam etmesi gibi; aşk da ancak emek, dikkat ve merakla büyür. Yakınlık, teması sıradanlaştırmaz; bilakis derinleştirir. Eğer ona bakmayı başarabilirsek. O yüzden belki de soru şudur: Aşkı gerçekten istiyor muyuz, yoksa yalnızca onun imgesini mi seviyoruz?
Ve evliliğin en kritik sorularından biri: Çocuk neden yapılır? Toplum için çocuk, yalnızca sevginin değil; soyun, kültürün, kimliğin, statünün devamıdır. Bu yüzden birçok evlilikte çocuk, bir “tercih” olmaktan ziyade zorunlu bir aşama gibi sunulur. Ama şu sorunun cesaretle sorulması gerekir: Çocuğu gerçekten çocuk istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa ilişkiye yüklediğimiz bir anlamı onarmak için mi? Bazı ilişkilerde çocuk, sönmekte olan bir bağın kurtarıcısı gibi düşünülür. “Belki çocuk olunca düzeliriz.” umudu… Oysa çocuk, çözülememiş bir ilişkinin ortasında büyüdüğünde yalnızca tanık olmaz, o yaranın bir parçası haline gelir. Bir çocuk, bir boşluğu doldurmak için değil; iki insan birlikte büyümeye hazır olduğu için dünyaya gelmelidir.
Şu sorular her evliliğin arka planında görünmez bir biçimde dolaşır: Biz gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz? Yoksa bizden bekleneni mi? Evlilik, çocuk, ritüel, norm, tören… Hepsi, sorgulanmadan yaşandığında hayata değil, role dönüşür. Bence asıl mesele, “doğru yolu bulmak” değil; kendi yolunun sorumluluğunu almak. Kimi zaman bu yol birlikte yürümeyi gerektirir,
kimi zaman saygıyla vedalaşmayı… Ama her durumda insanın kendi iç sesini susturmadan, kendi varlığını feda etmeden yaşayabilmesi gerekir.
Bu yüzden evlilik, en sade hâliyle sanki şunu sordurmalı insana: Yan yana yürürken ayrı ayrı büyüyebiliyor muyuz?